Şapkasız Sâlep

Adakale'de başlar tarih.
ve tarih, kundağında can verir Adakale'de.

kediler tırmanırken mavilere
miyavlardan şatolar kurar gözlerine.
hâl böyle olunca bir başka miyava kadar
gözlerine taşırım tüm kedileri.

biriktirdiğim silgi tozlarından
simsiyah bir gökyüzü yaparken
sobadaki kestanelerin hatrına
bulutları balkona asarım.
asarım asmasına da
başının üstündeki bulutlardan
haberin var mıdır, bilemem.

bilinmezlerin tam ortasında
Üsküdar'a geçerken içilen sâlep
nasıl tarçınlanıyorsa bolca;
şapkası düşen tavşanları
'altı'dan ayırmadan önce
ne kadar 'iki' varsa sana dâir
taban fiyatlarından arındırıp
soru işareti yaparım.
kaldı ki ünlemleri
sırtına yükleseydim
beli incinen Atom Karınca gibi
yılgın bir hamal olmayabilirdim.

olabilmelerin olağan sayılıp
ölebilmelerin o denli kabûle değer
görülmediği canım ülkemde
seni, bir diş fırçasının
o ilk günkü asâletinde saklarım.
saklarım saklamasına da
bir intikam gibi bakar
tek sıkımlık diş macunu ötelerden.

ötelerden selamlar getirip de
getirdiğiyle yetinmeyen
maatteessüf bir Tanrı misafiri
ne yer ne içer, bilir misin?..
özrü avuçlarından büyük
nice dilenciler emzirmiş olmak
ve sonradan esmerleşen
çocukların düğünlerinde güneş,
davetliler arasında değilse
ki böylesi bir vicdansızlık
ancak insanoğluna yakışır,
süt tozlarından gölgeler midir
gördüklerimiz
ve de gömdüklerimiz?..

gömülen; bir tarihten ziyâde ayıplarsa da
bilirim; ayıplar markete, okula götürülmez.
ne de olsa taşınmazlardan değildir
pleybek yapan görüntümüz;
yine de vergisini öder
gürültümüz.

gürültü demişken;
en fazla gürültüyü mavi yakalılar yapar.
ve beyaz yakalı sevdaları;
'ilkokul sıralı' yıllarda sıraya girmekle başlar.

başlarken Ali'nin tarihi Oya'yla beraber;
topu olanın aslında Oya olduğu unutulur,
atı olan da Oya'dır ama Kaya bindirilir ata.
nedense atın fikri hiç sorulmamıştır,
yoksa Kaya'nın attan inmediği yıllarda
Oya yeterince hayvansever değil midir?..

değil midir ki gelip geçenler
kaşlarının üstünden;
Silistre'den havalanan siyah güvercinler?..
ve kimsesiz bir kitâbe midir Abdülhamid Han
Santa Maria Draperis Kilisesi'nde?..

kili, sesini götürür toprağın.
uçurumlar çoğalır;
bağrı açılınca sazın.
ve sen bir yanımda düşersin;
ellerine kına yaktığın için.

içi geçmiş yolculuklardan arda kalan
bir mayın tarlasında kanayan yanım,
çalışan yanımdan emekliyse de
patlayan çocukluklardan hasat,
sanıldığı kadar verimli değildir.

ederi veriminden az,
kederi siteminden fazla;
bir garipliktir insanlık.
ki misketlerim kırılınca gözlerinden
aynadaki hüzünlü hâline bakarım.
bakarım bakmasına da
baldırandan yaptığım heykeller
ne kadar da sana benzemekteler?..

sesteş bir sancıyken benzerlik,
gözlüklü öpüşme çabalarından uzak
çizdirilen tüm gözler.
ve ne diye taşar adın, gözlerimden;
gözlük bile taşımazken ben?..

'ben' kelimesi, en çok babalara yakışır,
sakalın ta kendisi de öyle.
ki en çok da 'baba' derken latiftir;
sakalında salıncak kuran babalar.

letâfeti ödünç 'Sevda Sokağı'nda
oyalansa da gençlik;
makyajı akan Oya yaşlanmıştır artık.
Kaya attan inip enflasyona binmiştir.
ve Ali hâlâ top peşinde koşmaktadır.

ön yıkaması serttir koşuşturmaların;
ya koşar ya düşersin.
ki kapı önleri için birebirdir;
peşi sıra köpük köpük bedenler.
anneler en çok böyle köpükleri severler;
bedavadır temizlik, bedavadır köpürmek.

dizleri yırtmak bedava olsa da
tercih edilmeyendir.
ve her kapıda bir beden küçülmek
negatif büyümenin ekürisidir.
ya büyümek vardır etiketlerde
ya da etiketlenmek.

etiketini sökerken hayatın
akreple yelkovan Fransız İhtilâli'ne katılır.
ve 'uzuneşşek' oynarken yeniçeriler,
Vak'a-yı Hayriye yakınlaşır.
sense 'seksek' kokulu bronz bir çağdan
kocaman bir gök-taşı getirirsin.
farkındaysan etiketini sökmemişsin!..

söküklerle uğraşmaz kimse,
anneler dışında.
ki anneler dikmeseydi insanlığı;
sabahları uyanmak bedava olmayabilirdi.
ve sen bir sonraki sabaha uyanamayabilirdin.

korniş dübeliyle uyanır demokrasi,
sararmış perdelerin alnı ak.
tıpkı şeffaf bir gelecek sonrası
yer çekimine gösterdiğimiz vefa gibi.

vefalıdır patates baskısız geceler
gidecek bir yeri olmayanlara.
oysa sahipsiz kıyılara vuran integrallerin
hangi katında kalınacağı şüpheli değil midir?..

şüpheleri deli eden kesinliktir
seni avucumdan kaydıran.
ve kaygılı bir bekleyiştir Cevizlibağ trafiği.
kornalara asılırken sayın abilerim,
kim bilir hangi sokaklardan geçiyorsun?..
âşinâ olduğun yüzler sırıtırken kadrajında
kim bilir hangi cümlelerden sekiyorsun?..

sek sekebildiğin kadar; hayat kısa.
bilirim, en fazla hokkabaz olabilirsin.
ki şapkandan seni çıkartırım.
çıkartırım çıkartmasına da
kibrit çöpleri yakın mı sana, onu söyle?..
eğer yakınsa; yakmadan tenini
dokun alnındaki kıvrımlarla beraber.
ve bir şiir yap içinde yaşayabileceğin.

yaşayabileceğin tek bir ülke olup da dünya,
başkenti İstanbul olacağına,
sen almaz mısın bu tacı?..
inan, taca çıkan topçu çocukların
hiç ama hiç mazeretleri yok.
çünkü başka bir ihtimâl yoktur hiçbir aşkta;
kimler aşklaşıp havaya karışmışsa
başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.
Blogger tarafından desteklenmektedir.